Cumartesi, Temmuz 21, 2007

Öylesine

Bundan birkaç sene once bir ressamın yanına çırak olarak eğitim almaya gittim. Hocam eşiyle birlikte bir galeri işletiyordu ve galerinin arkasındaki atölyede de ben resim yapmayı öğreniyordum. Birgün hocam elinde oğlunun beş yaşındayken yaptığı resimlerle geldi. Ben beş yaşındaki bir çocugun nasıl bu kadar güzel resim yapabildiğini düşünürken hocamın gösterdiği bir resimle birden şok oldum. Ufaklik boydan kendi resmini çizmişti ve pantolonu yoktu. Kendisini aynadan seyrettiğinde çıplak halinde ne görüyorsa onu olduğu gibi çizmişti. O gün bu resim uzerine çok sey konustuk ama hocamin söylediği birşey hala aklımdadır. Beş yaşındaki bir çocuk büyürken toplumdan aldığı en büyük eğitim utanma ve kendini kısıtlama duygusudur. İnsanın yaratıcılığının önüne geçen ve bir düşünceyi daha aklına geldiği anda bilinçaltından engelleyen mekanizma budur. Eleştirilme, dışlanma, alay edilme gibi korkular bazı düşüncelerimiz daha işin baslangıcında yok eder. İnsan bu korkularını yenmeli ve kendini gördüğü gibi olabildiğine çizebilme özgürlüğünü kaybetmemeyi başarabilmelidir demişti.

İnsan psikolojisindeki baskın duygulardan birinin korku olduğunu bazı kitaplardan okumustum. Korku insanların hareketlerinde sınırsız davranmasını ve genel ahlak kurallarının dışına çıkmasını engelleyen onemli bir faktördür ancak bizim toplumumuzda bu duygu bu şekilde gelişmemistir. Genellikle bir insanin kalbini kırma, saygısızlık yapma, iyi işleyen bir ortamı bozma, insanlari yanlış yönlendirme, etik değerlere saygı gostermeme, tembellikten bir ise yaramaz hale gelme, israf etme gibi korkularımız yoktur. Genelde gözlemlediğim büyük korkular hep maddiyatla ilgili konulardır. Insanlar gücünden daha ust seviyedeymiş gibi yaşar ve bu durumlarını kaybetmemek için akla hayale gelmeyecek cinliklere başvururlar. Belkide bu olduğundan fazlasıymış gibi görunme ve yaşama isteğinin altında yine eleştirilme ve dışlanma korkusu vardır. Belkide bu nedenle birçok değerlendirmemizi hep maddi ölçütlerle yaparız ve diğer ayrıntıları hep ikinci plana atarız. İyiyi veya kötüyü maddi değeri ile ayırt ederiz. Ticari değeri olduğunu sandığımız bir düşüncenin saklanması gereken bir düşünce oldugunu düşünürüz ama karşımızdakini üzebilecek bir düşüncemizi dile getirmekten hiç çekinmeyiz...

Eminim aramızda merak edip Google ile ilgili kitabı okuyanlar vardır. Gerçi bu tür kitaplar biraz destansı özelliklerle bezelidir ama yine de kısmen de olsa doğru olduğuna inandığım bir anafikri vardir. Google projesine bu projeden nasıl para kazanılacağına dair hiç bir fikri olmayan yatırımcılar tarafindan 25 milyon dolar para yatırılmış ve yüksek hardware gereksinimi nedeniyle büyük sıkıntıda olan bir projeye yaşama şansı verilmis. Adwords sistemi daha sonralari geliştirilmiş ve proje yatırımlarını kat kat geri döndürmüş. Burada önemli olan şudur. Google geliştiricileri "Bir arama motoru yazalim da reklamdan köşeyi dönelim" diye yola çıkmamışlar. Artık projeden para kazanılması gerektiğini şirket borca batmak üzereyken ciddi bir sorun olarak görmeye başlamışlar. Google'ın bu hale geleceğini o kadar görememişler ki arama motorunu Yahoo'ya satmaya çalışmışlar. Şimdi "e adamlarda para çok, refah düzeyleri yüksek" diyenler çıkabilir. Merak ediyorum Google Türkiye'de 25 degil 250 milyon dolardan parayı ilk verene satılsa satılması kaç dakika sürer? 25 milyon doları olan herkes Google yapabilir mi?

Birgün Teknokentimizin web sitesini dolaşırken Yeni Fikirler Yeni İşler diye bir link dikkatimi çekti. Hemen siteye girdim ve acaba ne fikirler var diye merakla baktım. Juri özel ödülü alan proje dikkatimi çekti. Spor karşılaşmalarının görüntülerinin insansız sistemlerle çekilmesiyle ilgili ilginç ve güzel bir proje. Dikkatimi çeken cümle ise şuydu:

"İş planımıza göre, öncelikle halı saha futbol karşılaşmalarında talep bulması beklenen sistem, işletmecilerin %25 gelirlerini artıracak yeni ürünlerin (DVD ya da VCD gibi) sunulmasını
sağlayacaktır. Bizce herkes yaptığı maçın görüntülerine sahip olmak isteyecektir. "

İşte gençlerin yaratıcılığının nasıl kısıtlandığının güzel bir örneği. Gençler somut bir sekilde DVD satarak projenin %25 gelir artışı sağlayacağından bahsediyor. Bu fikri geliştirenlerin yaşlarını
bilmiyorum ama eğer tahmin ettigim gibi öğrenci olacak yaştalarsa şimdiden para kazanamayan bir firma sahibinin yaşayacağı türden kaygıları taşımaları düşündürücü.

Ne eğitimi alırsa alsın insan üniversite kapısına zaten bir kalıba sokulmus şekilde geliyor. Gençler Yazılım Mühendisi ünvanını almış bile olsa yukarıda bahsettiğim korkuları ve toplumun
çizdiği yüksek standardı yakalama endişesini taşıyor. Halbuki çevremize baktığımzda bir işi iyi yapabilen, tembel olmayan, olumlu düşünen ve iyi insan ilişkileri kurabilen herhangi bir kişi iyi bir yaşam standardı yakalayabiliyor. Yani iş yine insanin kendisinde bitiyor. Pazarcılıktan tekstil fabrikasi kurmaya kadar yukselmis bir kişi gördüğümüzde "acaba nereden yürüttü" gibi bir şey düşünürüz. Bu tür şeyler başaranların nasıl yaptıklarını görmek ya işimize gelmiyor ya da aklımıza yatmıyor. Rahmetli Sabancı' nın dediği gibi Çalışmak, Çalışmak, Çalışmak. Avrupa gol kralımız Tanju Çolak ile ilgili bir anı dinlemiştim. Normal antremanlar bittikten sonra Simoviç'i ve Prekazi'yi yanına alarak Prekaziye orta yaptırır ve vücudunun her yerini kullanarak saatlerce Simoviç'e gol atmaya çalışırmış. Avrupa gol krallığı Yetenek mi? Şans mı? belki bunların etkisi vardır ama çalışmanın ve kendini geliştirmek için gayret etmenin önemini keşfeden bir kişinin ne is yapıyor olursa olsun başarıyı ve maddi kazancı mutlaka ama mutlaka kazanacağına inananlardanım. Ama bizi biz değil elimizde olmadan bilinçaltımıza yerleşmiş şeyler yönetiyor. Çoğu şeyi adet yerini bulsun, komşular alışverişte görsün diye yapıyoruz. Zaman geçtikçe birşeyleri kaçırıyor, geride kalıyor ve geride kaldıkça daha saldırgan, daha statükocu, daha nemelazımcı oluyoruz. İşin garibi birşeyler yapmaya gayret eden kişileri de vargücümüzle dövüyor ve yaptığına yapacağına pişman ediyoruz. Etrafınıza bir bakın. Hiç bir olumlu sonuca bağlanmayan ne kadar çok gereksiz eleştiri var. Herhalde herşeyde eleştirilecek bir yön bularak eksikliklerimizi veya korkularımızı inkar etmeye çalışıyoruz.

Tabiiki temel sorun yine de eğitimde ama ben sorun olarak gördüğüm problemlerin çözüldüğünü görebilecek kadar yaşayabileceğimi zannetmiyorum. Belki yanlışlıkların farkına varanlar farklı düşünen çocuklar yetiştirirse bu çocuklarin birşeyler yapma şansı olabilir. Yaşam standardı mutluluk olan, sevginin ve saygının önemine inanan, çalışmayı ve üretmeyi seven, yaratıcılığı ve fikir üretme özgürlüğü yokedilmemiş, eleştirilmekten korkmayan, problemlerini konuşarak değil çalışarak çözebileceğine inanan, fikirlere eleştirerek değil geliştirerek yaklaşabilen, küçük hesapların değil büyük hedeflerin peşinde olan, kendini olduğu gibi kabul eden ve seven cocuklar yetiştirebiliriz. Bu çocuklar üniversiteye hayatı garanti altına alan bir kağıt parçası için değil kendilerine yeni bir ufuk açmak icin gelirlerse bu beklenti o ortamla ilgili hocayı, dekanı, rektörü, bakanı herkesi adam edecektir. Yani eğitimin kalitesi, eğitim alanın kalitesiyle beraber yükselecektir.

Kimbilir belki de şimdiden içimizde, kendi çıplak resmini çizen utanmaz çocuklar yetiştirerek biryerlerden başlayabiliriz.

Hiç yorum yok: