Çarşamba, Ekim 26, 2011

Felaketler aynadır yüzümüze tutulan

Türkiye'de her gerektiğinde Kurtuluş Savaşı ruhu canlanır, halk dayanışma içine girer ve kalan son ekmeğine kadar bölüşür. Ancak ayna gösteriyor ki günümüzün Güçlü Türkiye'sinin örgütleyen, koordine eden, organize eden bir beyni yok malesef.

Bir gün İstanbul'da da belki Van'da olandan daha büyük bir deprem olacak. Eğer o depreme yakalanırsak bina üzerimize çöksün de ölelim diye dua etmek gerek. Anlaşılan o günlerde en büyük felaketi hayatta kalanlar yaşayacaklar. 

Cuma, Ekim 21, 2011

Seni Bana Yazmışlar dı...

İki buçuk ay kadar Seni Bana Yazmışlar dizisi ile güldük eğlendik ve bugün o hiç istemediğimiz final gerçekleşti. Tatlı oyuncuların istisnasız tümüne yüzümüze kondurdukları gülücükler için teşekkürler. Ben aslında pek iyi bir TV izleyicisi değilim ama bu dizi hayatın karmaşası içinde küçük de olsa vakit ayırmaya değer bulduğum bir şeydi. Birbirini döven, vuran, kıran, üzen insanların olduğu dizilerin neden bu kadar çok izlendiğini ve kapitalizm dediğimiz lanet sistemin çarklarının nasıl işlediğini çok iyi biliyorum. Ama yine de güzel olan şeylerin sonbahar yaprakları gibi teker teker dökülerek hayatlarımızdan çıkıp gitmesine ve yerlerine sevimsiz, kaba saba, damardan şeylerin gelmesine üzülmemek elde değil.

Bu son bölümde gören gözler için güzel bir mesaj da vardı. Bu sahneyi izlerken senaristin kasten ya da farkında olmadan yaygın bir bilinç altı psikolojisini ortaya koyduğunu düşündüm. İzlemeyenler için anlatayım. Emre yolda yürürken tesadüfen reklam yıldızı olur. Herkes onu tanımaya başlar. İkinci reklam filminde tavşan kostümü giyip zıplamasını isterler. Emre rezil olacağını düşünerek bunu yapmak istemez ama sözleşmeye imza atmıştır bir kere... "Star Emre", "Davşan Emre" olacaktır artık.

Televizyon herkesin evine girdiği ve "sektörde" büyük paralar dönmeye başladığı andan itibaren TV programlarında yaşanan değişimin aynısı İnternet'in herkesin evine girmesiyle internet sitelerinde de yaşanmaya başladı. Herşey sıralama, tıklama sayısı, gösterim sayısı gibi ifadelerle tarif edilmeye başlandığından beri artık internet sitesi üreticileri de kaliteyi bir kenara bırakıp sadece gösterim sayısına odaklanmaya başladılar. Nasıl ki televizyonda tecavüz, dayak, gözyaşı, cinayet izlemek zorundaysanız internet sitelerinde de frikikler, büyütücüler, kaldırıcılar, indiriciler, küfürler, hakaretler, salaklıklar, abuk subuk şeyler izlemek zorundasınız. Haber okumak isteseniz de böyle, şöyle biraz vakit geçireyim deseniz de böyle.

Sadece skorun önemsendiği sektörlerin en çok "Rating Davşanlarına" ihtiyacı var. Bu nedenle birşeyler üretmeye çalışanlar eninde sonunda kalite ve rating çelişkisi arasında sıkışıp kalırlar. Gerek bu diziyi üreten ekibin gerekse de oyuncuların herkesi ağlamaktan gebertecek, duygusal şoklara sokacak beceriye sahip olduklarına şüphe yok. Ama Mehmet Burcunun suratına okkalı bi osmanlı çakmıyorsa ya da Yalçın Zeynep'i bir köşede kıstırmıyorsa bunun bir nedeni var. Umarım erdemli olmanın ödülünün haksızlık olmadığı günlere geri dönebiliriz.

Salı, Ekim 18, 2011

Milli Facebook

IT sektöründe önemli başarılara imza atan Türk iş adamları gözünü Facebook'a dikti. Son zamanlarda sık sık "Neden Facebook yapmıyoruz ki?" tarzında yorumlara rastlıyorum. Hürriyet yazarı Gila Benmayor'un Logo yazılım'ın eski yöneticisi Ali Güven ile yaptığı röportajdan sonra Dragons Den yatırımcısı Alphan Manas'ın konu ile ilgili twitini okuduktan sonra konuyla ilgili ikinci bir yazı daha yazmaya karar verdim.

2001 veya 2002 yılı olsa gerek. Şimdi nerede olduğunu tam olarak hatırlayamıyorum ama takip ettiğim bloglardan birinde yazılım ürünlerinin gelecekte tek parça dev ürünler olmayacağını, dashboard tarzı kullanıcı arabirimleri üzerinde kutucuklar şeklinde çalışan küçük servislerden oluşacağını ve bu nedenle geleceğin yazılım konseptinin "servisler arası entegrasyon" üzerine kurulu olacağını anlatan bir yazı okumuştum. Bu yazıyı Mark Zuckerberg de okumuş mudur bilmiyorum ama Facebook gibi bir uygulamanın teorik olarak şekillenmeye başlaması bu yıllarda başladı.

Facebook tam olarak nedir?

Facebook çoğumuzun algıladığı gibi bir arkadaşlık veya sosyal paylaşım sitesi değil. Facebook aslında bir önceki paragrafta anlattığım konseptte üzerinde "arkadaş listesi", "duvar", "resim albümü" gibi küçük servislerin entegre olarak bir sayfa üzerinde çalıştığı uygulama altyapısı. Dileyen bu uygulama havuzunun içine kendi uygulamalarını eklemekte özgür ve Facebook'un Myspace gibi dev bir sosyal paylaşım sitesini altedebilmesini sağlayan gücünü buradan alıyor. Çünkü facebook kendi altyapısı üzerinde çalışan uygulamalarında dilediği şekilde değişiklik yapabiliyor. Sistem sürekli olarak kullanıcıların beğenileri ışığında gelişerek binlerce 3. parti yazılım şirketinin de desteği ile büyümeye devam ediyor. Facebook bir gözle bakarsanız bir video paylaşım sitesidir veya bir oyun oynama sitesidir veya fotoğraf paylaşım sitesidir. Belki de aslında hepsidir.

Birinci önemli nokta şu Facebook ile sadece bir sosyal paylaşım sitesi yaparak rekabet edemezsiniz. Eğer yapılabilseydi MySpace rekabet ederdi. Facebook ile ancak bir uygulama altyapısı kurarak rekabet edebilirsiniz. Evet bunu Google denedi. Open Social adı verilen bir altyapıyı hem de piyasa bulunan hemen hemen tüm sosyal paylaşım sitelerinin de desteğini arkasına alarak denedi. Devamı gelmedi.

İkinci deneme Google Wave ile geldi. Wave daha heyecan vericiydi çünkü gerçek zamanlı entegrasyon altyapısı vaadediyordu. Ancak bu müthiş platformun üzerinde çalışan uygulamalar o kadar alakasızdı ki çoğu kimse Wave'in ne olduğunu anlamadı bile. Doğal olarak 3. parti desteği gelmedi ve bu uygulamanın şu sıralar akibetinin ne olacağı tam belli değil.

Üçüncü deneme de malum Google+ oldu. Görünen o ki Google üçüncü denemesinde bile dersini tam olarak almış değil. Facebook çok kısa sürede Google+ ile gelen yeniliklere cevap verdi çünkü Facebook altyapısı bu imkanı tanıyor. Google geliştiremeyeceği ürünler geliştirip çöpe atmak konusunda çok tecrübe yaşamasına rağmen çok yetersiz bir Google+ API'si yayınlayarak beklentileri yüksek geliştiricilerin hayallerini yıkmakta bir sakınca görmedi. "Gelecekte herşey Google+ olacak herkes mecburan Google+ kullanacak" şeklinde konuşuyorlar ancak gelecekte herşeyin Facebook olmayacağının da bir garantisi yok.

Google'ın rekabet etmek için türlü yollar denediği ortamda yerel bir yazılım şirketi Facebook ile rekabet edebilir mi? Şu an için Türk internet sektöründe genel eğilim yabancı pazarlarda başarı gösteren e-ticaret bazlı iş modellerini bire bir kopyalamak şeklinde. Gelir anlamında başarılı olan firmalar kaynaklarını TV reklamı gibi çok pahalı alanlarda kullandıkları gibi AR-GE alanında da kullanıyorlar mı bilmiyoruz ancak daha çok uzun süre kopyalama kültürünün devam ettirileceğine şüphe yok. Kopyalama kültürünün yeni ürün geliştirme kültürüne bir katkısı olması çok zor çünkü yeni şeyler yapmanın şartları çok başka. E-ticaret bir gerçek hayat operasyonu gerektirdiği için büyük oyuncular yerel oyunculara göre dezavantajlılar ancak Facebook yerel operasyon gerektiren bir site değil. Facebook ile ancak ondan daha iyi bir sistem kurarak global pazarda rekabet edilir.

Tabii Youtube - İzlesene örneğinde olduğu gibi Facebook'a Türkiye'den erişim bir nedenle kapatılırsa o zaman klon bir proje ile yerel olarak bir başarı yakalamak mümkün olabilir ancak 3. parti uygulama desteği olmayan bir site sıradan bir sosyal paylaşım sitesi olmaktan öteye gitmez.

İkinci önemli nokta ise Türk kullanıcısının İnternet ekosistemine yaptığı katkı. Paylaşım üzerine kurulu sistemler kullanıcılarının ürettiği maddi değeri olan içerik ile yaşarlar. Yani Türk kullanıcısın İnternet dünyasına paylaşmaya değer katkısı ne boyutta olabilirse bu katkıya dayalı iş yapan siteler de o oranda başarılı olabilirler. Sadece müzik kliplerinin, özlü sözlerin veya komik videoların (bunların da büyük bölümü aslında yabancı içeriktir) paylaşıldığı bir sosyal ortam gelir üretebilir mi?

Bir internet projesinin başarısını belirleyen en önemli faktörlerden biri ilk hayata geçtiği anda ulaşabildiği kullanıcı kitlesinin katkısı. İlk kullanıcıların ürettiği geri bildirim projenin şekillenmesi adına büyük önem taşıyor. Örneğin  Google veya Facebook gibi öğrencilerin ürettiği projelerin başarılı olabilmesinin ardındaki nedenlerden biri öğrenci arkadaşların yaptığı gönüllü katkı. Microsoft gibi dev kaynaklara sahip şirketlerin bile paranın gücüyle kuramayacağı bir heyecanlı test ekibi proje için çalışıyor ve destek veriyor. Aynı durumu Yahudi kökenli girişimcilerin projelerinde de görüyoruz. Hiç komplo teorileri üretmeye gerek yok. Bunun altında yatan şey dayanışma kültürü. Peki Türk kullanıcıların yerel projelere bakış açısı, bu projeleri kullanarak geri bildirim üretme ve destekleme noktasındaki isteği nedir?

Türkiyeden Facebook'a giren kullanıcı sayısı 4. sıraya ulaşmış deniyor ama bu projeler ilk yapıldığında durum böyle değildi. 2 yıl kadar Türkiye'den çok az kişi bu siteyi kullandık. Bırakın bir arkadaşımızı bulmayı arkadaş olacak bir Türk bile bulmak mümkün değildi. Ne zaman magazin programlarına düştü iş o zaman patladı. Celebrity camiasının bu projelere yaptığı katkı yadsınamaz. Acaba Facebook'a, Twitter'a üye olmak için istekli olan bu kişiler yerel projeleri de bu şekilde ücretsiz ve gönüllü olarak destekleyecekler mi?

Facebook, Twitter, Youtube gibi sitelerin bu kadar çok kullanıcıya rağmen sitelerini veya servislerini Türkiye için yerelleştirmekte çok da istekli olmamalarının nedeni ne olabilir? Bu siteler için maddi değer taşımayan Türkçe içerik, bir yerel proje için maddi değer taşıyabilir mi?

Türk pazarında E-Ticarette yaşanan kıpırdanma kaliteli sosyal içerik üretme anlamında da yaşanacak mı bunu zaman gösterecek ancak şu noktaya kadar anlattıklarımın Alphan Manas veya Ali Güven tarafından bilinmiyor olması ihtimal dahilinde bile değil. Böyle bir projeyi "yatırım yapılabilir" seviyesine getirmek dahi çok mümkün gözükmezken "Bir Türk Facebook'una ihtiyaç var" mealinde açıklamaları neden yaparlar bunu da zaman gösterecek.

Pazartesi, Ekim 10, 2011

Programlama Sanatı

Temelleri yüzlerce yıl öncesine dayanan eğitim sistemimiz insanları belli şekilde düşünmeye ve hareket etmeye güdülemek üzerine kurulmuş bir sistem. Yıllar boyu verilen görevleri hiç sıkılmadan yapması gereken insanların yaratıcılıklarını öldürmek, bireysel yaşam tarzını benimsetmek ve itaatkar hayat tarzını kabul ettirmek gerekiyordu. Okul denilen eğitim ortamının sabah toplanmasından akşam dağılmasına kadar yaşanan tüm ritüelleri, çalan zil, teneffüs, tek sıra, sınıf sistemi, marş okuma, ödül, ceza sistemi, başarı tarifi gibi tüm yapısı dönemin fabrikaların çalışma şeklinden esinlenilmiş. Kapısından girdiğimizde yaratıcı, isyankar, sorgulayıcı kişilerken yıllar sonra aynı kapıdan tarif edilmeyen işi yapamayan, itaatkar, uyumlu bireyler olarak çıktık. Fabrikalara çalışan yetiştirmek için yüzlerce yıl önce kurulan sistem halen devam ediyor.

Bu beyin yıkama operasyonuna nispeten maruz kalmayan tek bir kesim var. Sanatçılar. Onlar bu sistemde eğitilmedikleri için bizlere göre daha sorgulayıcı, isyankar, yaratıcı kişilerdir. Onları izlememizin, sevmemizin, ilgiyle takip etmemizin nedeni aramızdaki bu fark. Onlar bizim yerimize konuşmak, yapamadıklarımızı yapmak için varlar.

Eğitim sisteminin yarattığı bozgunu fazla yaşamadıysa sanatçılardan da şanslı olan diğer bir kesim de programcılar. Her ne kadar programcılık bir mühendislik dalı gibi algılansa da programcılık işlevi gereği bir sanattır. Hem de hiç bir sanat dalının sahip olmadığı önemli bir avantaja sahiptir. İnteraktiftir. Sanatçıların gerek twitter, gerek facebook gibi ortamları kullanarak açmaya çalıştığı kanal bizim mesleğin doğasında vardır. Bizler eserlerimizi kullanan kişilerle direk iletişim kurarak geri bildirim toplama ve eserimizi geliştirme şansına sahibiz. Bizler de tıpkı sanatçılar gibi yaratıcı düşünmekte özgürüz. Hatta belki de sektörümüzün şu sıralar en çok ihtiyaç duyduğu şey analitik düşünceden ziyade yaratıcı düşünce modeli.

Eğitim sisteminin yarattığı bozgun üst düzeyde olan kişiler ürünlerden ziyade programlama dillerinden, teknolojiden, karman çorman şeylerden konuşurlar. Aslında onlar için programcılık dünyanın en sıkıcı şeyidir. Dünyada çeşitli sorunları çözmek için icad edilmiş birçok programlama dili var ama programlama dili değil o dili kullanarak üretilen eser önemli. En iyi fotoğraf makinesine sahip olmanız iyi fotoğraf çekmemizi, en iyi boya malzemelerine sahip olmanız iyi resim yapmamızı, en iyi programlama dilini bilmemiz de iyi programlar yazmamızı sağlamaz. Eserlerimiz ondan faydalanan kişilerin hayatlarını kolaylaştırmalı, işlerini daha hızlı, daha kolay, daha verimli yapabilmelerini sağlamalı. Kullandığımız dil insanların kullanmak isteyeceği programlar yapabilmemizi sağlamaz. Bunu sağlayan şey sahip olduğumuz yaratıcı düşünce, işimize duyduğumuz saygı ve insanlık için faydalı şeyler yapma isteğimizdir.

Yaptığımız işin bir sanat olduğunu bilmek, altına imzamızı attığımız işlerin insanlar için faydalı şeyler olması için çok çalışmak ve her sanatçının yapması gerektiği gibi kullanıcılar ile iyi iletişim kurarak onların mutlu olmasına çalışmak gerek.

Sanatçılar alkış için yaşarlar...

Salı, Ekim 04, 2011

Eniyim.com

Çoğumuzun haberdar olduğu E-Tohum organizasyonu tam olarak benim şirketlere bağımlı çalışmaktan vazgeçip kendi kaderimi çizmeye kadar verdiğim dönemde ortaya çıkmış bir girişim. Bir süre ne yaptıklarını anlamaya çalışarak takip ettim. Aslında internet üzerinde değişik projeler tasarlayan kişilerin internet alanında yatırım yapan kişilerle buluşması çok ilgi çekici. Hem çeşitli fikirlerim olduğu hem de neler olacağını çok merak ettiğim için geçen sene başvurdum. Bir süre sonra da tanışmak için bir davet e-postası aldım. Tabii sardı beni tatlı bir heyecan. Tamam gideceğim de ortada proje adına elle tutulur hiç bir şey yok. O ara vakit buldukça SambaPOS'u geliştiriyorum ancak e-tohum'a bir internet projesi ile gitmek gerek.

İşte eniyim.com bu vesileyle doğdu. Bu site Social Toplist fikri üzerine inşa edildi. Kullanıcıların da katkısıyla çeşitli listeler oluşturalım, bunlar oylansın, çapraz bağlansın, yorumlar review'ler eklensin, üyeler listelerdeki güncellemeleri takip edebilsinler diye düşünerek tasarlanmış bir proje. Merak edenler siteyi http://www.eniyim.com/search adresinden inceleyebilirler veya http://www.eniyim.com/Home/About sayfasından sitenin özellikleri ile ilgili biraz daha bilgi alabilirler. Proje ASP.NET MVC3 ile geliştirildi. Gerekirse daha detaylı bilgi verecek bir yazı daha hazırlarım ama şimdilik konumuz bu değil.

Sonuçta projeyi ne olacağı anlaşılır bir prototip haline getirip Mehmet'le birlikte atlayıp İstanbul'a gittik. Burak Bey ve Haluk Bey ile tanıştık. Eniyim'i gösteremedik ama anlattık. Bir noktada "Bu projenin Gelir modeli nedir?" diye sordular.. Ta taaam. İşte yatırımcılar ile yeni fikirler geliştirenlerin ayrıldığı en önemli nokta... Gelir modeli? Hı? Adsense, reklam falan filan diye birşeyler geveledik ama aslında sorun sitenin gelir modelinden ziyade bizim düşünce modelimizde. En iyi parfümü, ey iyi arabayı, en iyi buzdolabını, en iyi çamaşır makinesini, en iyi hosting şirketini, en iyi düğün salonunu, en iyi balık restoranını arayan kişilerin girdiği bir sitenin gelir modeli ne olabilir ki? Çok bariz olduğunu sanarak üzerine düşünmeye gerek bile duymamıştık aslında.

Neyse sonuçta "siz projenizi yapmaya devam edin, bize de gelişmeleri bildirin" diyerek bizimle vedalaştılar. 3 ay kadar daha projeyi geliştirip "gelişmeleri" bildirmeye devam ettim. Aslında bir çelişki ama "etohum" un ilgi alanına girebilmek için benim projeyi yatırımcıya ihtiyaç duymayacağım bir noktaya getirmem gerekiyordu. Sonuçta ikinci bir davet almadık ve bu arada seçilen projeler de açıklandı. Bu nokta bizim için bir yol ayrımıydı. Ya SambaPOS ya Eniyim diyerek SambaPOS üzerine devam etmeye karar verdik.

Eniyim projesinin bir köşede yatıp durmasına içim elvermiyor. Bu nedenle benim Eniyim ile ilgili ikinci bir karar daha vermem gerekiyor.

Elimdeki opsiyonlar şunlar:
  1.  Projeye daha çok ilgi göstermeye çalışır, boş vakit buldukça küçük küçük geliştirmeye devam edebilirim.
  2.  Direk açık kaynak yapabilirim.
  3.  Projeye ilgi duyan birkaç kişi toplanıp internet üzerinden grup olarak geliştirmeye devam edebiliriz.
Direk açık kaynak yapmanın belli bir mantığı aslında yok. Bunu sadece artık yapacak başka birşey kalmazsa sırf eğlence olsun diye yapabilirim. Benim yavaş yavaş devam etmem de mümkün ama SambaPOS projesine o kadar ağırlık veriyorum ki yine eğlenceden öteye gidemez.

Bu nedenle projeye katkısı olabilecek arkadaşlarla bir araya gelip belki tamamen açık kaynak belki de yarı kapalı bir proje şeklinde devam etmek en mantıklısı diye düşünüyorum. Bu projeyi bir yatırımcıya yar edemesek de en azından üzerinde çalışırız, eğleniriz, farklı birşeylerle uğraşmış oluruz ve boş vakitlerimiz değerlenir. En kötü ihtimalle (belki de en iyisi bu olur) birbirimizin dostluğunu kazanmış oluruz.

Eniyim.com benim açımdan henüz proof of concept düzeyinde ama umarım zihninizde birşeyler canlandırmıştır. Konu ilginizi çektiyse, bu projeye benim de katkım olur diyorsanız, bana iletmek istediğiniz bir fikriniz veya düşünceniz varsa ister yorum ekleyin isterseniz gmail adresime (emreeren) mail atın konuşalım.