Çarşamba, Aralık 21, 2011

SambaPOS Projesinde Son Durum

SambaPOS, Mart 2011 tarihinde ilk duyurduğumuzda restoranlar için geliştirilen ve sadece adisyon kaydı ve ödeme alabilen basit bir programdı. Çok fazla özelliklere sahip olmamasına rağmen geliştirdiğimiz özgün çözümler nedeniye kullanımı o kadar pratikti ki açık kaynak olmasının da etkisiyle kısa süre içinde dikkat çekerek yaygınlaşmaya başladı. 9 aylık serüvenimiz süresince müthiş deneyimler kazandık. SambaPOS ile hayata geçirdiğimiz birçok yenilik sektördeki ilk örneklerdi ve uygulama yaptığımız restoranlarda büyük beğeni topladı. Projemizi daha da yaygınlaştırabilmemiz için programın her tür restoran ve benzeri işletmenin çalışma koşullarına uyarlanabilmesi gerektiğinin bilincindeydik. Yazdırma görevleri, adisyon etiketleme, kurallar, eylemler, tetikleyiciler gibi özellikler geliştirerek programın işletmenin ihtiyacına göre uyarlanabilmesi ve çeşitli işlemlerin otomatikleştirilmesi konusunda önemli gelişmeler kaydettik. Paket servis, açık hesap takibi, kasa, stok takip sistemi, dönemsel ağırlıklı maliyet hesaplama sistemi, el terminali ve tablet PC ile çalışma, mesaj sunucusu ile istemci entegrasyonu, caller-id, nakit kasası, yazar kasa, müşteri bilgi ekranı gibi donanımlarla entegrasyon gibi özelliklerimiz SambaPOS projesinin popülerlik kazanmasına en çok etki eden faktörlerdi.

Bu arada projeyi çok dille çalışabilir hale de getirdik. Geçtiğimiz 3 ay içinde SambaPOS Türkçe ve İngilizce dillerinin yanı sıra Portekizce, Rusça, Çekçe, Almanca ve İspanyolca dillerine de çevrildi. Bu çeviriler bizzat kullanıcılar yani restoran sektörü içindeki kişiler tarafından yapıldığı için ülkelerin restorancılık diline uyumlu idi ve bu nedenle bu ülkelerde de hızla yaygınlaşmaya başladı. Kısa sürede hem Türkiye'de çok değerli işletmelere hem de dünyanın birçok ülkesinden binlerce kişiye ulaştık ve artan ivmeyle tüm dünyada yaygınlaşmaya devam ediyoruz. http://facebook.com/sambapos adresinden SambaPOS'un nerelerde kullanıldığını öğrenebilirsiniz.

Bizim planımıza göre SambaPOS projesi üç temel aşamadan oluşuyor. (1) Bilgi toplama ve günlük raporlamalar, (2) analiz ve değerlendirme, (3) entegrasyon ve otomasyon.

SambaPOS projesinde birinci aşamada istediğimiz noktaya geldik. Bir restoranda gerekli her tür veriyi toplayabilmek ile ilgili oldukça iyi yol kat ettik. Bir restoranda A dan Z ye tüm operasyon SambaPOS desteğiyle muntazam bir şekilde işletilebiliyor. Artık ikinci ve üçüncü aşamaları beraber yürüterek topladığımız veri üzerinden iş zekası analizleri gerçekleştirme ve online servisler ile entagrasyon konularına ağırlık vereceğiz. Şu an gerekli altyapı hazırlıkları üzerinde çalışmaktayız. Çalışmalarımızı takip etmek veya katılım sağlamak isteyenler https://github.com/emreeren/SambaPOS-3 adresinden projemizi ziyaret edebilirler.

SambaPOS projesine başlarken hedefimiz tüm konuk ağırlama sektörüne yani restoran, cafe, bar, otel, klüp gibi her tür işletmeye hitap edecek bir çözüm geliştirmekti. 3. SambaPOS sürümü geliştirilmesi sürecinde restoran dışındaki işletmelerin de ihtiyaçlarına yönelik tasarımlar yapmaktayız. Yeni SambaPOS sürümü ile dışarıdan yüklenen ve basit bir arabirim üzerinden çalışan küçük yazılım modülleri ile programın çalışma şeklinde değişiklikler yapabilmek mümkün olabilecek. Kullanıcılar SambaPOS programını indirecekleri eklentiler ile ihtiyaçlarına uygun şekilde genişletebilecek veya bağlanacakları entegre online servisler ile değerli hizmetlere erişim sağlayabilecekler.

Bundan sadece 9 ay önce SambaPOS bir hayalden ibaretti. Bakalım 9 ay sonra neler hayal ediyor olacağız.

Çarşamba, Ekim 26, 2011

Felaketler aynadır yüzümüze tutulan

Türkiye'de her gerektiğinde Kurtuluş Savaşı ruhu canlanır, halk dayanışma içine girer ve kalan son ekmeğine kadar bölüşür. Ancak ayna gösteriyor ki günümüzün Güçlü Türkiye'sinin örgütleyen, koordine eden, organize eden bir beyni yok malesef.

Bir gün İstanbul'da da belki Van'da olandan daha büyük bir deprem olacak. Eğer o depreme yakalanırsak bina üzerimize çöksün de ölelim diye dua etmek gerek. Anlaşılan o günlerde en büyük felaketi hayatta kalanlar yaşayacaklar. 

Cuma, Ekim 21, 2011

Seni Bana Yazmışlar dı...

İki buçuk ay kadar Seni Bana Yazmışlar dizisi ile güldük eğlendik ve bugün o hiç istemediğimiz final gerçekleşti. Tatlı oyuncuların istisnasız tümüne yüzümüze kondurdukları gülücükler için teşekkürler. Ben aslında pek iyi bir TV izleyicisi değilim ama bu dizi hayatın karmaşası içinde küçük de olsa vakit ayırmaya değer bulduğum bir şeydi. Birbirini döven, vuran, kıran, üzen insanların olduğu dizilerin neden bu kadar çok izlendiğini ve kapitalizm dediğimiz lanet sistemin çarklarının nasıl işlediğini çok iyi biliyorum. Ama yine de güzel olan şeylerin sonbahar yaprakları gibi teker teker dökülerek hayatlarımızdan çıkıp gitmesine ve yerlerine sevimsiz, kaba saba, damardan şeylerin gelmesine üzülmemek elde değil.

Bu son bölümde gören gözler için güzel bir mesaj da vardı. Bu sahneyi izlerken senaristin kasten ya da farkında olmadan yaygın bir bilinç altı psikolojisini ortaya koyduğunu düşündüm. İzlemeyenler için anlatayım. Emre yolda yürürken tesadüfen reklam yıldızı olur. Herkes onu tanımaya başlar. İkinci reklam filminde tavşan kostümü giyip zıplamasını isterler. Emre rezil olacağını düşünerek bunu yapmak istemez ama sözleşmeye imza atmıştır bir kere... "Star Emre", "Davşan Emre" olacaktır artık.

Televizyon herkesin evine girdiği ve "sektörde" büyük paralar dönmeye başladığı andan itibaren TV programlarında yaşanan değişimin aynısı İnternet'in herkesin evine girmesiyle internet sitelerinde de yaşanmaya başladı. Herşey sıralama, tıklama sayısı, gösterim sayısı gibi ifadelerle tarif edilmeye başlandığından beri artık internet sitesi üreticileri de kaliteyi bir kenara bırakıp sadece gösterim sayısına odaklanmaya başladılar. Nasıl ki televizyonda tecavüz, dayak, gözyaşı, cinayet izlemek zorundaysanız internet sitelerinde de frikikler, büyütücüler, kaldırıcılar, indiriciler, küfürler, hakaretler, salaklıklar, abuk subuk şeyler izlemek zorundasınız. Haber okumak isteseniz de böyle, şöyle biraz vakit geçireyim deseniz de böyle.

Sadece skorun önemsendiği sektörlerin en çok "Rating Davşanlarına" ihtiyacı var. Bu nedenle birşeyler üretmeye çalışanlar eninde sonunda kalite ve rating çelişkisi arasında sıkışıp kalırlar. Gerek bu diziyi üreten ekibin gerekse de oyuncuların herkesi ağlamaktan gebertecek, duygusal şoklara sokacak beceriye sahip olduklarına şüphe yok. Ama Mehmet Burcunun suratına okkalı bi osmanlı çakmıyorsa ya da Yalçın Zeynep'i bir köşede kıstırmıyorsa bunun bir nedeni var. Umarım erdemli olmanın ödülünün haksızlık olmadığı günlere geri dönebiliriz.

Salı, Ekim 18, 2011

Milli Facebook

IT sektöründe önemli başarılara imza atan Türk iş adamları gözünü Facebook'a dikti. Son zamanlarda sık sık "Neden Facebook yapmıyoruz ki?" tarzında yorumlara rastlıyorum. Hürriyet yazarı Gila Benmayor'un Logo yazılım'ın eski yöneticisi Ali Güven ile yaptığı röportajdan sonra Dragons Den yatırımcısı Alphan Manas'ın konu ile ilgili twitini okuduktan sonra konuyla ilgili ikinci bir yazı daha yazmaya karar verdim.

2001 veya 2002 yılı olsa gerek. Şimdi nerede olduğunu tam olarak hatırlayamıyorum ama takip ettiğim bloglardan birinde yazılım ürünlerinin gelecekte tek parça dev ürünler olmayacağını, dashboard tarzı kullanıcı arabirimleri üzerinde kutucuklar şeklinde çalışan küçük servislerden oluşacağını ve bu nedenle geleceğin yazılım konseptinin "servisler arası entegrasyon" üzerine kurulu olacağını anlatan bir yazı okumuştum. Bu yazıyı Mark Zuckerberg de okumuş mudur bilmiyorum ama Facebook gibi bir uygulamanın teorik olarak şekillenmeye başlaması bu yıllarda başladı.

Facebook tam olarak nedir?

Facebook çoğumuzun algıladığı gibi bir arkadaşlık veya sosyal paylaşım sitesi değil. Facebook aslında bir önceki paragrafta anlattığım konseptte üzerinde "arkadaş listesi", "duvar", "resim albümü" gibi küçük servislerin entegre olarak bir sayfa üzerinde çalıştığı uygulama altyapısı. Dileyen bu uygulama havuzunun içine kendi uygulamalarını eklemekte özgür ve Facebook'un Myspace gibi dev bir sosyal paylaşım sitesini altedebilmesini sağlayan gücünü buradan alıyor. Çünkü facebook kendi altyapısı üzerinde çalışan uygulamalarında dilediği şekilde değişiklik yapabiliyor. Sistem sürekli olarak kullanıcıların beğenileri ışığında gelişerek binlerce 3. parti yazılım şirketinin de desteği ile büyümeye devam ediyor. Facebook bir gözle bakarsanız bir video paylaşım sitesidir veya bir oyun oynama sitesidir veya fotoğraf paylaşım sitesidir. Belki de aslında hepsidir.

Birinci önemli nokta şu Facebook ile sadece bir sosyal paylaşım sitesi yaparak rekabet edemezsiniz. Eğer yapılabilseydi MySpace rekabet ederdi. Facebook ile ancak bir uygulama altyapısı kurarak rekabet edebilirsiniz. Evet bunu Google denedi. Open Social adı verilen bir altyapıyı hem de piyasa bulunan hemen hemen tüm sosyal paylaşım sitelerinin de desteğini arkasına alarak denedi. Devamı gelmedi.

İkinci deneme Google Wave ile geldi. Wave daha heyecan vericiydi çünkü gerçek zamanlı entegrasyon altyapısı vaadediyordu. Ancak bu müthiş platformun üzerinde çalışan uygulamalar o kadar alakasızdı ki çoğu kimse Wave'in ne olduğunu anlamadı bile. Doğal olarak 3. parti desteği gelmedi ve bu uygulamanın şu sıralar akibetinin ne olacağı tam belli değil.

Üçüncü deneme de malum Google+ oldu. Görünen o ki Google üçüncü denemesinde bile dersini tam olarak almış değil. Facebook çok kısa sürede Google+ ile gelen yeniliklere cevap verdi çünkü Facebook altyapısı bu imkanı tanıyor. Google geliştiremeyeceği ürünler geliştirip çöpe atmak konusunda çok tecrübe yaşamasına rağmen çok yetersiz bir Google+ API'si yayınlayarak beklentileri yüksek geliştiricilerin hayallerini yıkmakta bir sakınca görmedi. "Gelecekte herşey Google+ olacak herkes mecburan Google+ kullanacak" şeklinde konuşuyorlar ancak gelecekte herşeyin Facebook olmayacağının da bir garantisi yok.

Google'ın rekabet etmek için türlü yollar denediği ortamda yerel bir yazılım şirketi Facebook ile rekabet edebilir mi? Şu an için Türk internet sektöründe genel eğilim yabancı pazarlarda başarı gösteren e-ticaret bazlı iş modellerini bire bir kopyalamak şeklinde. Gelir anlamında başarılı olan firmalar kaynaklarını TV reklamı gibi çok pahalı alanlarda kullandıkları gibi AR-GE alanında da kullanıyorlar mı bilmiyoruz ancak daha çok uzun süre kopyalama kültürünün devam ettirileceğine şüphe yok. Kopyalama kültürünün yeni ürün geliştirme kültürüne bir katkısı olması çok zor çünkü yeni şeyler yapmanın şartları çok başka. E-ticaret bir gerçek hayat operasyonu gerektirdiği için büyük oyuncular yerel oyunculara göre dezavantajlılar ancak Facebook yerel operasyon gerektiren bir site değil. Facebook ile ancak ondan daha iyi bir sistem kurarak global pazarda rekabet edilir.

Tabii Youtube - İzlesene örneğinde olduğu gibi Facebook'a Türkiye'den erişim bir nedenle kapatılırsa o zaman klon bir proje ile yerel olarak bir başarı yakalamak mümkün olabilir ancak 3. parti uygulama desteği olmayan bir site sıradan bir sosyal paylaşım sitesi olmaktan öteye gitmez.

İkinci önemli nokta ise Türk kullanıcısının İnternet ekosistemine yaptığı katkı. Paylaşım üzerine kurulu sistemler kullanıcılarının ürettiği maddi değeri olan içerik ile yaşarlar. Yani Türk kullanıcısın İnternet dünyasına paylaşmaya değer katkısı ne boyutta olabilirse bu katkıya dayalı iş yapan siteler de o oranda başarılı olabilirler. Sadece müzik kliplerinin, özlü sözlerin veya komik videoların (bunların da büyük bölümü aslında yabancı içeriktir) paylaşıldığı bir sosyal ortam gelir üretebilir mi?

Bir internet projesinin başarısını belirleyen en önemli faktörlerden biri ilk hayata geçtiği anda ulaşabildiği kullanıcı kitlesinin katkısı. İlk kullanıcıların ürettiği geri bildirim projenin şekillenmesi adına büyük önem taşıyor. Örneğin  Google veya Facebook gibi öğrencilerin ürettiği projelerin başarılı olabilmesinin ardındaki nedenlerden biri öğrenci arkadaşların yaptığı gönüllü katkı. Microsoft gibi dev kaynaklara sahip şirketlerin bile paranın gücüyle kuramayacağı bir heyecanlı test ekibi proje için çalışıyor ve destek veriyor. Aynı durumu Yahudi kökenli girişimcilerin projelerinde de görüyoruz. Hiç komplo teorileri üretmeye gerek yok. Bunun altında yatan şey dayanışma kültürü. Peki Türk kullanıcıların yerel projelere bakış açısı, bu projeleri kullanarak geri bildirim üretme ve destekleme noktasındaki isteği nedir?

Türkiyeden Facebook'a giren kullanıcı sayısı 4. sıraya ulaşmış deniyor ama bu projeler ilk yapıldığında durum böyle değildi. 2 yıl kadar Türkiye'den çok az kişi bu siteyi kullandık. Bırakın bir arkadaşımızı bulmayı arkadaş olacak bir Türk bile bulmak mümkün değildi. Ne zaman magazin programlarına düştü iş o zaman patladı. Celebrity camiasının bu projelere yaptığı katkı yadsınamaz. Acaba Facebook'a, Twitter'a üye olmak için istekli olan bu kişiler yerel projeleri de bu şekilde ücretsiz ve gönüllü olarak destekleyecekler mi?

Facebook, Twitter, Youtube gibi sitelerin bu kadar çok kullanıcıya rağmen sitelerini veya servislerini Türkiye için yerelleştirmekte çok da istekli olmamalarının nedeni ne olabilir? Bu siteler için maddi değer taşımayan Türkçe içerik, bir yerel proje için maddi değer taşıyabilir mi?

Türk pazarında E-Ticarette yaşanan kıpırdanma kaliteli sosyal içerik üretme anlamında da yaşanacak mı bunu zaman gösterecek ancak şu noktaya kadar anlattıklarımın Alphan Manas veya Ali Güven tarafından bilinmiyor olması ihtimal dahilinde bile değil. Böyle bir projeyi "yatırım yapılabilir" seviyesine getirmek dahi çok mümkün gözükmezken "Bir Türk Facebook'una ihtiyaç var" mealinde açıklamaları neden yaparlar bunu da zaman gösterecek.